farklılık çabası

ve kimlik inşaası

belki arayışı

ifade etme ve var olma isteğimiz.

modern dünyanın ve şehirlerinin bizi içine ittiği, hepsi birbirine benzeyen, temelde aynı çekirdekten çıkan tüm tipolojilerin içinde yaşamaya çalışmamız çok trajik görünmeye başladı son günlerde ve kafamı kurcalıyor.

her ne kadar sokakta gördüğüm farklı ya da alışılmamış tipteki insanları yargılama eğiliminde olsam da (ne yalan söyleyeyim, samimiyetsiz bulduğum ve acımasızca etiketlediğim çok sayıda insan tipim var kafamda) bu farklılık çabasını kabullenmeye başlıyorum. kabullenmekten öte, kaçınılmaz bir tepki olduğunu fark ediyorum. dışına çıkamadığımız sistemi reddetmiş gibi görünmek de bir yerde tepkidir ve insan aslında doğası gereği bu farklı olma ve kendini ifade etme arzusunu, gittikçe basitleştiği bu düzende, üzerinde yaptığı ufacık bir oynamayla tatmin etmeye çalışıyor. belki sonuçsuz, belki anlamsız ama bu kaçınılmaz olan bir şey. tektipleşmeden duyduğu hoşnutsuzluğu, kendinde yarattığı (çoğunlukla görsel olarak) farklılıklarla göstermek zorunda. bunu fark ettikten sonra, samimiyetsiz yahut etiket çabası diye nitelendirdiğim bir şey kalmıyor aslında ortada. daha samimi gelen diğer hiçbir eylemden farklı olmadığını anlıyorum. ister uçlarda gibi görünen biri, ister normalleşme çabasında olan biri -daha samimi diye nitelendirdiğim- ister düşünsel anlamda, ister dış görünüş bazında, hiçbir bireysel tepki bir diğerinden daha farklı değil. hepsi, tüm bu tepkiler, bu düzendeki tektipleşmenin, aynı sistemin içindeki var oluş çabasının kaçınılmaz bir sonucu. esasen hepimizin yaptığı şey çekirdekte aynı, yöntemlerimiz farklı.

 

 

 

”Yine varoluş, dimdik yokuş. Yıldızlar ağlıyor kıyılar boyunca dalgalarla.

Yine buluşuruz, yine buluşuruz. ”

000009-1

Karanlık. Ama denizin karanlığı ve dalgalar. Görüntüler geçiyor gözümün önünden ve ben onları izliyorum. Sokakta gördüğüm şeylerle eşleşiyor şarkı. Yerden göğe ve siyah bir kuştan tekrar yere iniyor başım, parçalanmış taşlar… ”Günlerin onsuz düne dönmesi”nden bahsediyor şarkı ve ben orada bir kız çocuğu görüyorum, kıyıda. Belki yoktu, belki oradaydı. Sonrasında arıyor sevdiği adam, kızı sevindiriyor besbelli. Hisleriyle yükselmişken kız, birkaç cümleyle kırılıyor hisleri. O güzel hislere cam kırıkları batıyor şimdi.

 

Yine buluşuruz, yine buluşuruz diyor Mori.

 

 

2014,kasım

Yürüyordu. Önünden geçtiği binaya ve pencerelerine bakarken, duvarlar arasındaki yaşanmışlıkları düşünüyordu. Şu kırık camda, önünde saksı olan pencerede, üst katlarda gezdirdi gözlerini. Sonra, gökle birleşen o en üst kata ve çatıya baktı. İçinde son derece tanıdık bir his belirdi. Binalar ve çatılarının cüretkarlığına, istiflenmiş insan yığınları düşüncesi eklenmişti şimdi de. Hayir böyle düşünmemeliydi, modernitenin, gelişmişliğin bir göstergesi degil miydi tüm bunlar? Uzun, gösterişli yapılar, şurdaki gökdelen mesela, öyle değil miydi? İçindeki o his, elbette öyle olmadığını söylüyordu.  İnsanoğlunun göğe olan saygısızlığının temsili gibiydi şurdaki gökdelen, ordaki, her yerdeki. Birden köyü düşündü. Geçen yıl bahar ayında gittiği ve tarif edilemez duygular hissettiği o köyü ve ordaki “gelişmemiş” yaşantıyı hatırladı. O tek katli ev, o sokak, saatle değil de vakitle kalkılan sabahlar, hayvanlar ve yabancı olduğunu düşündüğü kokular ona kendini daha bir “insan” hissettirmişti sanki. Ayni gökyüzüne bakmasa, farklı bir dünyada olduğunu hissedecekti. Komşuluğun bile daha samimi geldiğini hatırladı. Yan ve alt dairende olmadığında daha mi kolay hatırlanıyordu insanlar? Yoksa modern dünya mı izin vermiyordu bu önemsiz hatirlatmalara, bilemiyordu. Modernitenin, televizyon ve telefon dışında uğramadığı o evde, daha huzurlu ve daha doğru bir yerde olduğunu biliyordu sadece. Binanın önünden ve düşüncelerinden ayrıldı. Makinesini koydu çantasına, bir sigara yakarak durağa yöneldi ve onu evine ulaştıracak olan otobüsü beklemeye başladı.

gitmeli mi

kaldığı ikilemleri kağıda dökemiyordu.

yazı onun için fazla mı açık yürekliydi? peki neden hala kaçıyordu, içinde böylesine büyümüşken boşluklar, nasıl kaçabiliyordu hala? hayır kaçmıyorum, kaçmak yok. I’m just human.

yalnızca sokağa çıkıp fotoğraflamak istiyordu.

ona, o içinden çıkılmaz ikilemlerini hatırlatan ne varsa fotoğraflamak istiyordu. en azından deklanşöre basıp, hepsini somutlaştırsındı. daha basit ve ölümlü gözüküyordu boşlukları böylece.

fotoğraflamak ölümsüzleştirir miydi gördüklerini yoksa somutlaştırarak daha fani bir hale mi sokardı? emin olamadıvito-cruz